Bir Yalnızlık Hikayesi

Yurt dışında yaşamanın güzellikleri kadar zorlukları da var. Bugün o zorluklardan birinden bahsetmek istiyorum. O da hasta olmak. Hatta tek başınayken hasta olmak. Yurt dışında böyle çok maceram oldu aslında ama ben bugün onlardan sadece birini paylaşmak istiyorum.

Yıl 2014, aylardan Aralık. Apple’da çalışıp İrlanda’da yaşadığım zamanlar. Yaptığımız iş dolayısıyla iş arkadaşlarım Avrupa’nın her yerinden. Noel yaklaşmış, o yüzden de herkes teker teker izin alıp ülkelerine doğru yola koyulmuş. Ev arkadaşım da bu grubun içine dahil. Ben de Noel ve yılbaşı tatili için Chicago bileti almışım. Uçuşum da Noel günü, tam 25 Aralık’ta.

Muhtemelen gitmeme bir hafta var. Tam gün sayısını hatırlayamıyorum. İlk olarak boğazım şişmeye başlıyor. Önemsemiyorum tabii. Normalde de çok olur ve ilaç içerim geçer. Yine aynı şekilde grip ilacı içiyorum. Ama durum gittikçe kötüleşiyor, ağrım ve acım çok artıyor ve artık su bile içerken çok canım yanıyor. Sonra ağrı tüm vücuduma yayılıyor, ateşim çıkıyor. Resmen derime dikenler batıyor. Ağrıdan yataktan kalkamıyorum ve sinirimden ağlıyorum. Bir ara aynada boğazıma bakıyorum ve bir de ne göreyim. Bademciklerimin üstünde beyaz beyaz bezeler var. Resmen minik yaratıklar çıkmış boğazımda. Diyorum ki böyle olmayacak, doktora gitmem gerek. Ama İrlanda’da daha önce hiç doktora gitme ihtiyacım olmamış. Kime gidilir nasıl gidilir hiç bilmiyorum. Benden bir hafta önce hasta olduğunu bildiğim İtalyan bir kız arkadaşımı arıyorum. O düzenli gittiği bir doktoru olduğunu ve çok memnun olduğunu söylüyor. Orada GP (General Practitioner) olarak geçen doktor, bir nevi aile hekimi gibi. “Çok hastası var ve yeni hasta kabul etmiyor ama sen acil olduğunu söylersen seni kabul eder” diye de ekliyor.

Tüm gücümü topluyorum ve doktora doğru yola koyuluyorum. Cork küçük bir şehir olduğu için genelde her yere yürüyerek gideriz. Dolayısıyla başka türlüsü aklıma bile gelmiyor. Çünkü şehir merkezindeyim ve şehir merkezinde bir yere gideceğim. Yürüyerek doktorun ofisine ulaşıyorum. Kalan enerjimin son damlasını da yolda bitiriyorum. Saat öğlen 1-1:30 suları. Sekreteri olduğunu tahmin ettiğim danışma gibi bir yerde bekleyen kadına durumumu anlatıyorum. Kadın diyor ki “Mümkün değil, doktor bey çok yoğun.” Eve dönecek mecalim bile kalmamışken bu haberi duyunca yıkılıyorum ve “ama ben çok kötüyüm” diye ağlamaya başlıyorum. Kadın halime resmen acıyor ve “madem 6’dan sonra tekrar gelin” diyor.

O halde bakıyorum eve yürüyemeyeceğim, bir taksiye atlayıp eve gidiyorum. Türkiye’de taksiler kısa mesafe gitmezler ya da bir ton söylenirler ya. Meğersem içten içe o yüzden çekiniyormuşum. Ama tabii ki de hiçbir sorun olmuyor ve iki dakikaya eve varıyorum. 6’ya kadar yatıyorum ve sonra yine taksiyle doktora gidiyorum. Doktor beni muayene ediyor ve şoka giriyor. Adamın o yüzündeki korku ve şaşkınlık dolu ifadeyi hiç unutamam. “Sen üç gündür bu şekilde misin? Nasıl dayandın?” diyor. “Bundan sonra işe kesinlikle gitmek yok.” Tonsilit yani bademcik iltihabı olmuşum. Yatıp dinlenmem gerekiyor, bir de penisilin hapı veriyor. Günde dört kere!

Ben de bir yandan derdimi anlatmaya çalışıyorum. “Şey ama ben üç güne Amerika’ya gidiyorum.” Adam şok içinde “Ne? Nasıl? Gidemezsin!” modunda. Çünkü ikimizde biliyoruz ki üç gün içinde tamamen iyileşmem mümkün değil. Neyse sonrasında bana işe gitmemem için rapor veriyor. Ve üç güne iyileşmek için umut etmekten başka çarem kalmıyor.

Benden bir hafta önce hasta olan arkadaşım Anna da tonsilitti. Demek ki ondan bulaşmıştı. Ülkesinde olan ev arkadaşım ise bizimle uzaktan alay ediyor. “Siz öpüştünüz mü? Bu yaşta bademcik iltihabı mı olur” gibi şeyler söylüyor. Haksız da sayılmazdı aslında, nasıl oldu biz de anlamıyoruz. Ama olan olmuştu bir kere. O süre zarfında ne yedim ne içtim, nasıl kendime baktım hatırlamıyorum bile. Normalde bana bakabilecek ya da en azından yemek getirebilecek arkadaşlarım olurdu. Ama şans bu ya, Noel diye kimse yoktu ve yapayalnızdım. Annem bir yandan telefonun başında üzülüyor. Uzakta bir sevdiğiniz hastaysa ve yanında olamıyorsanız, gerçekten çok çaresiz hissediyorsunuz. Onu da yaşadım, bilirim.

Sonuç olarak Chicago uçuşumun günü gelip çatıyor. Bir şekilde gücümü topluyorum ve yola koyuluyorum. Uçuş boyunca da ilaçların da etkisiyle uyuyorum zaten. Uçuş İrlanda hava yolları olan Aer Lingus’la. O gün Noel diye bütün hostesler yeşil Noel kazağı giymişler. Hostes dediğime bakmayın, hepsi 50 yaş üstü teyzeler. O gün de bana ilginç bir anı olarak kalıyor. Keşke aklıma gelseymiş de fotoğraf çekseymişim.

Chicago’ya vardığımda ise en az iki-üç gün sadece yattım. Kitap okudum, enerji topladım. Bazen koşullar ne gerektiriyorsa onu yapmak gerek. Neyse ki sonrasında karlı Wisconsin’ın, buz gibi Chicago’nun ve donmuş Michigan gölünün tadını çıkarmak için yeterince vaktim oldu. O günler de şimdi gülerek anlattığım anılar arasında yerini aldı.

 

Ege Soley’in de dediği gibi

“Dışı seni, içi beni yakar derler.
Dışarıdan bakanlar bazen hep parlak ışıklar görürler.”

Sevgiler,

-B.

 

 

 

Yazar: berins

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.